20 Haziran 2013 Perşembe

VİTAMİNLER

          Vücudumuzda düzenleyici olarak görev yapan ve hastalıklara karşı direncimizi artıran organik moleküllerdir. Küçük yapılı olduklarından sindirime uğramadan hücre zarından geçebilirler. Organik yapılı olmalarına rağmen enerji kaynağı olarak kullanılmazlar. Büyük bir bölümü enzimlerin yardımcı kısmı olan koenzim olarak görev yapar. Protein, karbonhidrat ve yağ gibi organik moleküller hücre yapısına katılırken vitaminler hücre yapısına katılmazlar.
          Bitkiler ihtiyaç duydukları vitaminleri sentezleyebilirler. Hayvanlar ise vitamin ihtiyaçlarını yedikleri besinlerden karşılarlar. Bazı vitaminler provitamin olarak alınıp karaciğer, bağırsak ya da deride, vücudun kullanabileceği vitaminlere dönüştürülür.(Bazen duyarsınız bebekler günde en azından 2-3 saat güneş görsün falan diye. Bunun amacı güneş yardımıyla deri altında provitamin D 'nin D vitaminine dönüşmesidir.)
***UYARI*** Birçok vitamin koenzim olarak kullanıldığından, vücuttaki vitamin eksikliğinde bazı enzimler görev yapamaz. Buna bağlı olarak bireyde bazı metabolik aksaklıklar ve hastalıklar ortaya çıkar.
          Vitaminler yağda ve suda çözünen vitaminler olmak üzere iki grupta incelenir.
     Yağda çözünen vitaminler:
*  A,D,E ve K vitaminleri yağda çözünen vitaminlerdir.
*  Fazlası karaciğerde depolanır. Bu nedenle eksiklik belirtileri geç görülür.
*  Aşırı miktarda alınmaları zehirlenmeye neden olabilir.
*  Besinlerle alınan yağ miktarı yeterli olmazsa, bu vitaminlerin emilim oranı azalır.
      Suda çözünen vitaminler:
*  C vitamini ile B grubu vitaminleri suda çözünen vitaminlerdir.
*  Fazlası genelde depo edilemediğinden idrarla atılır. Bu nedenle günlük olarak alınmalıdır.
*  Vücutta depolanamadığı için eksiklik belirtileri çabuk ortaya çıkar.

     A VİTAMİNİ:
       İhtiyacımız olan A vitaminini besinlerle doğrudan ya da provitamin A olarak alırız.
Provitamin A karaciğerde A vitaminine dönüştürülüp kana verilir. Görme olayında etkili olan maddelerin yapısına katılır. Bu nedenle eksikliğinde gece körlüğü ortaya çıkar.  Hücre yenilenmesi, mikroorganizmalara karşı direnç sağlanması ve cildimizin güneşin zararlı ışınlardan korunması için gereklidir.
        Hayvansal besinlerden balık yağında, süt, peynir ve tereyağında, bitkisel besinlerden havuç, domates ve kayısı gibi sebze ve meyvelerde bulunur.
      D VİTAMİNİ:
        Besinlerle alınan provitamin D'den güneş ışığı yardımıyla deri altı hücrelerinde sentezlenir. Kalsiyum ve fosforun ince bağırsaktan emilmesini hızlandırır. Kalsitonin hormonu ile beraber kandaki kalsiyumun kemiklere geçmesi ve depolanmasını düzenleyerek kemiklerin sertleşmesini sağlar. Büyüme döneminde bu vitaminin yeterince alınmaması kemiklerin gerekli oranda sertleşmemesine ve raşitizm hastalığının ortaya çıkmasına neden olur.
       Balık yağında bol, süt ve yumurta sarısında az miktarda bulunur.
        E VİTAMİNİ:
       Dişilerde yumurtalık, erkeklerde testis gelişiminde etkilidir. Eksikliğinde kısırlık görülür. Antioksidan özelliği ile kansere karşı koruyucu etkisi vardır.
       Bitkisel yağlarda, et, süt ve yumurta sarısında bulunur.
        K VİTAMİNİ:
        Besinlerle alınabildiği gibi kalın bağırsaklarımızda yaşayan bazı yararlı bakterilerce de üretilebilir. Kanın pıhtılaşmasında görev yapar. Eksikliğinde pıhtılaşma süresi uzadığından, kan kaybı artar.
      Ispanak, domates, lahana, soya fasulyesi, yulaf ve karnabahar gibi sebzelerde bulunur.
***UYARI*** Bilinçsiz antibiyotik kullanımı kalın bağırsaklarımızda bakterilere zarar verebileceğinden, vücudumuzda K vitamini eksikliği ortaya çıkabilir.
       C VİTAMİNİ:
       Bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve sinir sistemimizin düzenli çalışması için gereklidir. Ayrıca bağ doku hücreleri arasında bulunan kollagen proteininin sentezinde görev alır. C vitamininin eksikliğinde skorbit hastalığı oluşur. Diş etlerinin kanaması ve yaraların geç iyileşmesi skorbitin belirtileridir. Hava ya da ışıkla temas ettiğinde çabuk bozulduğundan, C vitamini içeren besinlerin taze tüketilmesi gerekir.
        Taze sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunur. Portakal, limon, greyfurt, yeşil biber, domates, kuşburnu ve çilek gibi besinler C vitamini bakımından zengindir.

19 Haziran 2013 Çarşamba

ENZİMLERİN ÇALIŞMASINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

scaklk
A-)SICAKLIK: Enzimler protein yapılı olduklarından, ortamdaki sıcaklık değişimlerinden etkilenirler. Enzimin en iyi çalışabildiği sıcaklığa optimum sıcaklık denir. Enzimler genelde 30-40 Co arasında maksimum etkinlik gösterirler (İnsanlarda optimum sıcaklık 37 Co 'dir).
             Bir enzimatik tepkimenin hızı belirli bir noktaya kadar, artan sıcaklığa bağlı olarak artar. Bunun nedeni sıcaklık artışından dolayı, substratların hızlı hareket etmesi ve enzimin aktif bölgesi ile daha sık çarpışmasıdır. Ancak belirli bir sıcaklığın üzerine çıkıldığında enzimler denatüre olduğundan (aktif bölgenin şekli bozulur), enzimatik tepkimenin hızı aniden düşer. Yüksek sıcaklıkta (55-60 Co) enzimlerin yapısı bozulduğundan, sıcaklık normale dönse de enzimler çalışamaz.
             Optimumdan düşük sıcaklıklarda enzimlerin etkinliği azalır, fakat yapısı bozulmaz. Bu durumda sıcaklığın belirli bir dereceye kadar arttırılması enzimatik tepkimenin hızını da artırır.
ph
B-) pH DERECESİ:  Her enzimin optimum bir pH'ı vardır. Bir çok enzimin optimal pH değeri 7 civarındadır. Bazı enzimler asidik, bazıları ise bazik ortamda optimal aktive gösterebilirler. Örneğin midede protein sindiriminde görev alan pepsin enzimi pH=2'de yani asidik ortamda iyi çalışır. İnce bağırsakta protein sindiriminde görev alan tripsin enzimi ise pH=8,5'ta yani bazik ortamda iyi çalışır.
***UYARI*** Ortamın pH'ındaki ani değişimler enzimlerin denatürasyonuna neden olabilir.

enzymdersC-) ENZİM YOĞUNLUĞU:  Sıcaklık ve pH değerleri optimum olduğu ortamda yeterli substrat varsa enzim yoğunluğu arttıkça tepkime hızı da artar.

***UYARI*** Ortamdaki substrat miktarı sınırlı ise enzim yoğunluğu artsa bile reaksiyon bir süre devam eder daha sonra durur. Bunun nedeni ortamda substratın kalmamasıdır.






D-) SUBSTRAT YOĞUNLUĞU:  Enzim miktarının sabit tutulduğu bir ortamda substrat yoğunluğu arttıkça reaksiyon hızı maksimum değere ulaştıktan sonra sabit kalır. Bunun nedeni enzimlerin substrata doymasıdır.










E-) SUBSTRAT YÜZEYİ: Enzimler substratı dış yüzeylerinden başlayarak etkiler. Bu sebeple substratın yüzey alanı arttıkça etkinliğide artar ve tepkime hızlanır. Ağızda uzun süre çiğnenen besinlerin sindiriminin daha kısa sürede tamamlanması bu yüzdendir.







F-) SU: Enzimlerin etkinlik gösterebilmeleri için ortamda belirli oranda suyun bulunması gerekir. Genellikle su yoğunluğunun %15'in altında olduğu ortamlarda enzimler görev yapamaz.
***UYARI*** Annelerimizin besinleri kurutarak saklaması ve reçellerin uzun süre bozulmadan kalabilmeleri su yoğunluğu ile ilgilidir. Bu yöntemle su yoğunluğu %15 in altına düştüğünden mikroorganizmaların çürümeye neden olan enzimleri iş göremez. Böylece besinler uzun süre bozulmadan saklanabilir.

G-) KİMYASAL MADDELERİN ETKİSİ: Enzimlerin etkinliğini artıran maddelere aktivatör adı verilir. Aktivatör kimyasal bir madde ya da başka bir enzim olabilir. Kalsiyum ve magnezyum gibi bazı iyonlar aktivatör maddelere örnektir.
            Enzim etkinliğini azaltan ya da durduran maddelere inhibitör denir. Siyanür, kurşun ve civa gibi ağır metal iyonları inhibitör maddelerdir. İnhibitör maddeler ikiye ayrılır. Kompetitif inhibitörler doğrudan enzimin aktif bölgesine bağlanarak enzim ve substratın birleşmesini engeller. Kompetitif olmayan inhibitörler enzimin başka bir bölgesine bağlanıp aktif bölgenin şeklinin değişmesine neden olarak enzimlerin substrata bağlanmasını engeller.


18 Haziran 2013 Salı

ENZİMLERİN ÖZELLİKLERİ


1. Enzimlerin etkilediği maddeye substrat denir
2. Enzim molekülünün sadece belirli bir kısmı substrata bağlanır. Aktif bölge olarak adlandırılan bu kısım, apoenzim kısmındaki bir cep ya da oluk görünümündedir. Enzimin hangi substrata etki edeceği aktif bölgenin özgün şekli ile belirlenir.
3. Enzim ve substrat arasında anahtar-kilit uyumu vardır. Bu yüzden her enzim belirli bir substrata etki edebilir. Enzim substratına geçici olarak aktif bölgeden bağlanır ve enzim-substrat kompleksi oluşur. Enzimin etkisi ile substrat ürüne dönüşür. Enzim hiç bir değişikliğe uğramadan reaksiyondan ayrılır.
4. Enzimler hiçbir değişime uğramadan reaksiyondan ayrılır. Bu yüzden aynı reaksiyon çeşidinde defalarca kullanılabilirler. Yapısı bozulan enzimler parçalanır ve yeniden sentezlenir.
5. Enzimlerin çoğu tersinirdir. Reaksiyonları çift yönlü gerçekleştirirler. Alyuvar hücrelerimizde karbondioksit taşınımın da görev alan karbonik anhidraz enzimi tersinir çalışan enzimlere örnektir.
***UYARI*** Sindirim enzimleri tersinir değildir. Reaksiyonları tek yönlü gerçekleştirirler.
6. Enzimler genelde belirli bir reaksiyona özgüdür. Bu nedenle her hücrede tepkime çeşidi kadar enzim çeşidi vardır.
7. Enzimler hücrede üretilir. Hücre içinde ve dışında çalışabilir.
8. Enzimler çok hızlı çalışır. İnsan vücudunda hücresel solunum sonucu zehirli bir molekül olan hidrojen peroksit(H2O2) oluşur. Karaciğer hücrelerinde katalaz enziminin varlığında saniyede 5 milyon H2O2, su ve oksijene parçalanabilir. Katalaz enziminin yokluğunda ise aynı miktar H2O2'nin parçalanması üç yüzyıl sürer.
9. Enzimler genel olarak hücrelerde takım halinde çalışırlar. Bir enzimin ürünü diğer enzimin substatı olabilir. İnsanlarda nişasta sindiriminde amila ve maltaz takım halinde çalışır.
10. Takım halinde çalışan enzimlerin aktiviteleri geri beslenme mekanizması ile denetlenir. Miktarı yeterli düzeye ulaşan son ürün ilk enzime bağlanarak tepkimeyi durdurur(son ürün inhibitör etkisi). Hücrede son ürün tükendiğinde yeniden çalışmaya başlar.

Geri bildirim mekanizması: Takım halinde çalışan enzimlerde miktarı belirli bir düzeye gelen son ürün, ilk enzime bağlanarak substratla tepkimeye girmesini engeller ve tepkime durur.
11. Aktif enzimler substratın sonuna -az eki getirilerek adlandırılır (Maltaz, lipaz, peptidaz gibi).
12. Her enzimin yapımından bir gen sorumludur. Genin mutasyona uğraması, ilgili enzimin sentezini engeller.

ENZİMLERİN YAPISI


Enzimler protein yapılı organik moleküllerdir. DNA'daki kalıtsal bilgiye(gen) göre sentezlenirler. Enzimler yapısına göre basit ve bileşik enzim olarak ikiye ayrılırlar.

                Basit enzimler: Sadece proteinden meydana gelir. Metabolik aktivite için yardımcı kısma gerek duymaz. Pepsin ve üreaz bu tür enzimlerdir.
                Bileşik enzimler: Protein ve yardımcı kısımdan oluşurlar. Birçok enzim etkinlik gösterebilmek için apoenzim adı verilen protein kısım ile kofaktör adı verilen protein olmayan moleküllere ihtiyaç duyar. Kofaktörler organik veya inorganik yapılı olabilir.
                 Enzim aktivitesinde görev yapan Fe+²,Mn+², Mg+² ve Zn+² vb. iyonlar inorganik kofaktörlerdir. Kofaktörler organik bir molekül ise koenzim adını alır. B grubu vitaminlerin çoğu koenzimlerin önemli bir parçasını oluşturur.
                 Bileşik enzimlerde apoenzim etki edeceği maddeyi belirlerken, koenzim yada kofaktör kısmı enzimlerin esas iş yapan bölümünü oluşturur. Bu kısım enzimlerin protein olan bölümünden daha küçüktür.
                 Besinlerle beraber yeterli oranda vitamin ya da mineral alınmazsa, bazı enzimler iş göremeyeceğinden metabolik aksaklıklar sonucunda bazı hastalıklar ortaya çıkar.

***UYARI***  Bir apoenzim, belirli bir koenzim yada kofaktörle çalışır. Fakat bir moenzim ya da kofaktör birden fazla apoenzimle çalışabilir. Bu nedenle hücrelerde bulunan apoenzim çeşidi, koenzim ya da kofaktör çeşidinden fazladır.

17 Haziran 2013 Pazartesi

ENZİMLER

              Canlı hücrelerde gerçekleşen yapım ve yıkım tepkimelerinin tamamına metabolizma denir. Hücrelerdeki metabolik olayların gerçekleşebilmesi için tepkimeye girecek moleküllerin aktifleşmesi ve belirli bir enerji düzeyine ulaşması gerekir. Kimyasal bir tepkimenin başlaması için gerekli olan minimum enerjiye aktivasyon enerjisi denir.
                Kimyasal tepkimelerde moleküller birbirine çarparak reaksiyona girerler. Bu yüzden sıcaklığın arttırılması reaksiyona giren moleküllerin kinetik enerjilerini arttırdığından aktivasyon enerjisi daha çabuk aşılır ve reaksiyon hızlanır. Bu yöntem hücrelerde kullanılamaz. Çünkü sıcaklığın artması hücre yapısını oluşturan proteinlerin bozulmasına neden olur ve hücre zarar görür. Bu yüzden hücreler kimyasal tepkimeleri hızlandırmak için katalizör adı verilen maddeleri kullanırlar. Katalizör varlığında ilgili moleküller fazla ısıya gerek duyulmadan tepkimeye girebilirler. Katalizörler reaksiyonu hızlandırdığı gibi reaksiyon sonunda yapısal bir değişime de uğramaz. Canlı hücrelerde kullanılan katalizörlere enzim denir.

***UYARI***  Enzimler aktivasyon enerjisini düşürerek reaksiyon hızını arttıran biyolojik katalizörlerdir.












    A-)ENZİMİN YAPISI:
         

    B-)ENZİMLERİN ÖZELLİKLERİ:

    C-)ENZİMLERİN ÇALIŞMASINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER:


ENZİMLER VE VİTAMİNLER



A-)ENZİMLER:


B-)VİTAMİNLER:

16 Haziran 2013 Pazar

PROTEİNLER

                 Canlıların yapısına en fazla katılan organik moleküldür. Yapılarında karbon (C), hidrojen (H), oksijen (O) ve azot (N) atomları bulunur. Bazı proteinlerde kükürt (S) ve fosfor (P) atomlarıda bulunabilir. Proteinler hücrenin yapı ve metabolik faaliyetlerinde görev aldığı gibi zorunlu durumlarda enerji verici olarak da kullanılabilir.
                Proteinlerin temel yapı birimi amino asitlerdir. Bir amino asitin yapısında amino grubu(NH2), karboksil grubu(COOH) ve radikal grup(R) bulunur. Radikal grubun farklı olması amino asitlerde çeşitliliğe neden olur. Canlılarda bulunan 20 çeşit amino asitin radikal grupları birbirinden farklıdır.
               Amino asitler, kuvvetli bazlar karşısında asit, kuvvetli asitler karşısında baz gibi davranırlar. Bu yüzden amfoter özellik gösterirler. Amino asitlerin bu özellikleri sayesinde hücrelerdeki pH belirli sınırlar içinde tutulup homeostasinin(iç denge) devamını sağlar.
               Amino asitler arasında peptit bağları kurularak proteinler sentezlenir. Peptit bağları bir amino asitin amino grubu ile diğer amino asitin karboksil grubu arasında su çıkışıyla oluşur.(dehidrasyon sentezi)
               İki amino asitin birleşmesi ile dipeptit, üç amino asitin birleşmesi ile tripeptit, çok sayıda amino asitin birleşmesi ile polipeptit molekülü sentezlenir.

***UYARI***  Tüm canlılarda 20 çeşit amino asit bulunmasına rağmen canlılarda bulunan proteinler çeşitlilik gösterirler. Bunun nedeni yapısına katılan amino asit sayısı, dizilişi ve çeşidinin farklı olmasıdır.

          Protein sentezi DNA'nın kontrolünde ribozom adı veriler organelde gerçekleşir. Bu yüzden her canlının protein yapısı kendine özgüdür.Yakın akrabaların genetik yapıları benzer olduğundan, protein benzerlikleri de fazladır. Bundan dolayı akrabalar arasında yapılan doku ve organ nakillerinde başarı şansı fazladır.
           Her proteinin amino asit dizilişi kendine özgüdür. Bazen bir amino asitin sıralamadaki yerinin değişmesi proteinin yapısının değişmesine neden olur.Örneğin kırmızı kan hücrelerimizde bulunan hemoglobin proteinindeki altıncı amino asit olan glutamik asit yerine kalıtsal bir bozukluk sonucu valin amino asidi gelirse kırmızı kan hücreleninin şekli değişir ve orak hücreli anemi hastalığı oluşur.

          Bitkiler protein sentezi için gerekli olan 20 çeşit amino asitide kendileri sentezleyebilir. Ancak insanlar ve diğer canlılar ihtiyaç duydukları amino asitlerden bazılarını kendi üretirken, bazılarını besinlerle beraber hazır olarak almak zorundadırlar. İnsanlarda üretilmeyip, besin yoluyla alınması zorunlu olan amino asitlere temel(esansiyel) amino asitler denir.

***UYARI***  İnsanlarda on iki çeşit amino asit vücutta sentezlenebili. Geriye kalan sekiz çeşit amino asit temel amino asittir.
           
               Sıcaklık, pH, tuz derişimi ve basınç gibi etkenler proteinin yapısını bozar. Bu olaya denatürasyon denir. Denatüre alon proteinlerde lifleri bir arada tutan bağlar kopar ve lifler çözülür. Yumurtanın pişirilmesi denatürasyona örnek olarak verilebilir. Çevresel değişimler fazla ise protein eski yapısına dönemez. Fakat çevresel değişimler az ise protein eski şeklini geri alabilir. Bu olaya renatürasyon denir.
              Sıcaklık artması gibi etiler proteinin kendine özgü şeklini bozar. Bu konumdaki proteinler iş göremez. Eğer protein çözünmüş olarak kalırsa, ortamınfiziksel ve kimyasal koşulları normale döndüğünde, renatüre olabilir.

        Enzimlerin yüksek sıcaklıkta çalışamamasının nedeni protein yapılı olmasıdır. Yüksek sıcaklıkta denatüre olarak işlevini kaybeder.

Bu konuda burada bitmiştir yardımcı olduysam ne mutlu bana.

YAĞLAR(LİPİTLER)

           Canlıların temel besinlerinden biri olan yağlar karbon(C), hidrojen (H) ve oksijen (O) atomlarının birleşmesi ile oluşurlar. Bazı yağlarda fosfor(P) ve azot (N) gibi atomlar da bulunabilir. Ayrıca yağlardaki hidrojenin oksijene oranı karbonhidrat ve proteinlere göre daha yüksektir.
***UYARI***  Yağlar, karbonhidrat ve proteinlerden daha fazla hidrojen atomu içerir. Bu yüzden solunumla parçalandıklarında daha fazla enerji açığa çıkar.

          Diğer organik moleküllerden farklı olarak yağların ortak bir monomer çeşidi yoktur. Bu moleküllerin en önemli özelliği suda çözünmemeleri veya çok az çözünmeleridir. Yanlızca klorofom, benzen, eter ve aseton gibi organik çözücülerde çözünürler. Biyolojik açıdan önemli olan yağlar; yağ asitleri, trigliseritler, fosfolipitler ve steroitlerdir.

           *Yağ asitleri:
         Genel olarak 16-18 karbon atomu içeren bir iskelete sahiptirler. Bu iskeletin sonunda bu moleküle asit özelliği kazandıran bir karboksil(COOH) grubu bulunur. Yağ asitleri uzunlukları ve karbon atomları arasındaki bağların tek yada çift olmasına göre doymuş ve doymamış yağ asitleri olmak üzere iki gruba ayrılır.
        
          Karbon atomları arasında tek bağ bulunan yağ asitlerine doymuş yağ asitleri denir.
Bu moleküllerde ki karbon atomları tamamen hidrojene doymuştur. Moleküle iskeleti bozulmadan hidrojen atomu eklenemez. Doymuş yağ asitleri çift bağ içermediklerinden düz zincirler halindedir. Palmitik asit ve stearik asit doymuş yağ asitlerine örnek olarak verilebilir.

         Doymuş yağ asidi içeren yağlara doymuş yağ adı verilir. B yağlar hayvansal kaynaklı olup oda sıcaklığında katıdırlar. Tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı doymuş yağlardır.
          
             Karbon atomları arasında çift bağ bulunan yağ asitlerine doymamış yağ asileri denir.Bu moleküllerin karbon atomları hidrojene doymamıştır. Doymamış yağ asitleri çift bağ içerdiğinden düz zincir yerine dallanmış bir yapı gösterir. Bazılarında bir çift bağ bulunurken bazılarının yapısında iki çift bağ bulunur.
             Doymamış yağ asidi içeren yağlara doymamış yağ denir.Bu yağlar bitkisel kaynaklı olup oda sıcaklığında sıvı halde bulunurlar. Ayçiçek yağı, mısır yağı, soya yağı ve zeytin yağı doymamış yağlardır.

***UYARI***  Bitkisel yağların karbon atomları arasındaki çift bağdan birinin koparılıp, yerine hidrojen bağlanmasıyla margarinler elde edilir.
***UYARI*** İnsan vücudunda sentezlenemeyip, besinlerle beraber alınması zorunlu olan yağ asitlerine temel(esansiyel) yağ asitleri denir. Omega 3 ve omega 6 temel yağ asitleridir.
***UYARI*** Hayvansal kaynaklı yağların birçoğu doymuş yağlardır fakat balık yağı istisnadır domyamış yağdır ve sıvıdır.

              *Trigliseritler(nötr yağlar, nötral yağlar):
          Canlılarda en fazla bulunan yağ çeşididir. Üç molekül yağ asidinin, bir molekül gliserole (gliserin) ester bağları ile bağlanması sonucu oluşurlar. Bu reaksiyon sırasında 3 molekül su açığa çıkar.(Dehidrasyon sentezi)

               *Fosfolipitler:

             Hücre zarının temel bileşenleridir. Proteinle beraber hücre zarını oluştururlar. Trigliseritlerden farklı olarak bir gliserol molekülüne iki yağ asiti bağlanmıştır. Gliserole bağlanan üçüncü bir grup ise negatif yüke sahip bir fosfattan oluşur.
              Bir fosfolipit molekülü suyu seven(hidrofibik) bir baş ile suyu sevmeyen(hidrofobik) bir kuyruktan oluşur. Bu yüzden suya bırakılan fosfolipitler kendiliğinden bir araya gelerek farklı yapılar oluşturabilirler. Miseller ve hücre zarının çift tabakalı fosfolipitler bu duruma örnek olarak gösterilebilir:

                           
MİSEL
         
HÜCRE ZARINDAKİ ÇİFT TABAKALI FOSFOLİPİTLER


                *Steroitler:
              Steroitlerin yapısında dört karbon halkası ve onlara bağlı halde çeşitli işlevsel yan gruplar bulunur. Kolesterol, D vitamini, safra tuzları, erkek ve dişi eşey hormonları ile böbrek üstü bezlerin korteks hormonları (kortizol ve aldosteron) steroitlere örnek olarak verilebilir.
              
             Dişi ve erkeklerde steroit yapılı östrojen ve testosteron hormonlarının fonksiyonel grupları birbirinden farklıdır. Moleküler yapıdaki bu minik farklılık omurgalı hayvanların dişi ve erkeği arasındaki anatomik ve fizyolojik açıdan değişiklikler oluşturur.

               YAĞLARIN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ:
*   Enerji değeri çok yüksek olan moleküllerdir. İçerdikleri enerji miktarı protein ve karbonhidratların iki katı kadardır.
*    Hücrelerde oksijenli solunumla parçalandıklarında bol miktarda enerji ile beraber metabolik su açığa çıkar. Bu yüzden kış uykusuna yatan hayvanlar (ayı), göçmen kuşlar (ördek) ve çöl hayvanları (deve) yağ depolar.
*     Hücrenin yapısına katılırlar. Hücre zarında glikolipit ve fosfolipit gibi yağlar bulunur.
*     Steroitler hormon ve vitaminlerin yapısına katılarak düzenleyici görevi görür.
*     Soğuk bölgelerde yaşayan hayvanlarda (balina ve kutup ayısı) deri altında birikerek yalıtım sağlar 
*      İç organların etrafını sararak organları mekanik darbelere karşı korur. 

KARBONHİDRATLAR

              Yapılarında karbon(C), hidrojen ve oksijen(O) bulunduran organik bileşiklerdir. Karbonhidratlar hücrelerde iki farklı amaç için kullanılır.
              Canlılar metabolik olayları için gerekli enerjiyi öncelikli olarak karbonhidratları kullanarak sağlarlar. İçerdiği enerji miktarı yağlar ve proteinlerden az olmasına rağmen, solunum olayı ile parçalanması daha kolay olduğundan hücrelerin ilk tercihi karbonhidratlar olur.
              Enerji vermelerinin dışında hücrelerde yapı maddesi olarak da kullanılabilir. Örneğin deoksiriboz DNA'nın, riboz ise RNA ve ATP moleküllerininyapısına katılır. Kitin böceklerin kabuklarını, selüloz ise bitkilerin hücre duvarlarını oluşturur. Glikoz ise protein ve yağlarla birleşip glikoprotein ve glikolipit olarak hücre zarının yapısına katılır.
             Karbonhidratmar monosakkarit, disakkarit ve polisakkarit olmak üzere 3 farklı grupta incelenirler.

          1. Monosakkaritler:

           Basit şekerler olarak da adlandırılan monosakkaritler, karbonhidratların monomerleridir. Karbon sayıları 3 ile 8 arasında değişir. Hücrelerde en fazla bulunanları beş karbonlu ve altı karbonlu olanlarıdır.

***UYARI*** Monosakkaritler monomer yapıda oldukları için sindirime uğramazlar ve hücre zarından geçebilirler.

*Beş karbonlulara örnek olarak riboz ve deoksiriboz verilebilir. Beş karbonlular yapı maddesi olarak kullanılır. Riboz RNA ve ATP'nin, deoksiriboz ise DNA'nın yapısına katılır. Bu moleküller hücrede enerji verici olarak kullanılmazlar.

*Altı karbonlulara örnek olarak glikoz, fruktoz ve galaktoz örnek verilebilir. Bu moleküllerin kapalı formülleri aynı olduğu halde açık formülleri farklıdır. Böyle moleküllere izomer denir.

        En önemlisi glikozdur.
         Glikoz;
*ATP üretmek için ilk tercih edilen bileşiktir.
*Beyin hücrelerinin temel enerji kaynağıdır. Kandaki glikoz miktarının azalmasından en çok beyin hücreleri etkilenir.
*Sağlıklı insanların 100 ml kanında 90-100 mg glikoz bulunur. Kandaki miktarı insülin, glukagon ve adranalin hormonlarının denetiminde belirli değerler arasında sabit tutulur.
*Ayıracı benedikt veya fehnling çözeltisidir. Bu çözeltilere kiremit rengi kırmızısı rengini verir.

***UYARI*** Vücuda alınan fruktoz ve galaktoz karaciğerde glikoza dönüşüp kana karışır.

           2. Disakkaritler:
          İki molekül monosakkaritin glikozit bağı ile ile birleşmesiyle oluşur. Bu sırada bir molekül su açığa çıkar.

***UYARI***  Küçük moleküllerin birleşirken su açığa çıkarması şeklinde olan tepkimelere dehidrasyon sentezi denir.

        Canlılardaki en önemli disakkaritler maltoz, loktoz ve sükrozdur. Bunlardan maltoz ve sükroz bitkisel, laktoz ise hayvansal kaynaklardır.

Glikoz + glikoz ==>maltoz + H2O

Glikoz + fruktoz==>sükroz + H2O

Glikoz + galaktoz ==>laktoz + H2O

        Disakkaritler büyük molekül oldukları içinhücre zarından geçemezler. Disakkaritlerin monomerlerine ayrılması, glikozit bağlarının su kullanılarak koparılması ile gerçekleşir.

***UYARI***  Büyük moleküllerin su kullanılarak monomerlerine ayrıştırılmasına hidroliz denir.
***UYARI***  Dehidrasyon olaylarında ATP harcanırken, hidroliz olaylarında ATP harcanmaz da çıkmaz da. Bu yüzden dehidrasyon sadece canlı hücrelerde gerçekleşirken, hidroliz cansız ortamlarda da gerçekleşebilir.

         3-)POLİSAKKARİTLER:
         Çok sayıda monosakkaritin glikozit bağı ile birleşmesiyle oluşan karbonhidratlara polisakkarit denir.

n(Monosakkarit) ==>polisakkarit + (n-1)H2O

        Polisakkaritlerin temel yapı birimi glikozdur. Glikoz moleküllerinin farklı bağlanması polisakkaritlerin farklı olmasını sağlar.(farklı bağlanması derken yanlış anlamayın bağ gene glikozit bağıdır.) Polisakkaritlerde binlerce glikoz molekülü bulunur. Örneğin selüloz 10.000 glikoz molekülünün birleşmesinden oluşur.
         Polisakkaritler deposal ve yapısal olmak üzere iki farklı gruba ayrılır. Nişasta ve glikojen deposal, selüloz ve kitin ise yapısal polisakkaritlere örnektir.

***UYARI***  Dehidrasyon reaksiyonlarında açığa çıkan su ile monomerler arasında kurulan bağ sayısı eşittir.

     *Nişasta:
       Glikozun bitki hücrelerindeki depo formudur. Pirinç, arpa ve mısır gibi bitkilerin tohumlarında, patates ve havuç gibi bitkilerin ise köklerinde depo edilir. Bitkiler, fotosentez ile ürettikleri glikozun fazlasını plastidlerinde(lökoplast gibi) nişasta olarak depolar. Enerji gerektiğinde nişasta moleküllerini glikoza çevirerek kullanırlar. Nişasta molekülünün ayıracı iyottur. Nişasta ve iyot mavi-mor renk oluşturur. 

***UYARI***  Nişasta molekülleri büyük molekül olduklarından hücre zarından geçemez. İnsanlar besinlerle beraber aldıkları nişastayı sindirerek glikoza dönüştürür. Glikoz küçük molekül olduğundan ince bağırsakta emilerek kana karışır.
***UYARI***  İnsan hücrelerinde nişasta bulunmazzzz.

      *Glikojen:
       Glikozun hayvan hücrelerindeki depo formudur. Besinlerden elde edilen glikozun fazlası karaciğer ve kas hücrelerinde glikojen olarak depolanır. Kandaki glikoz miktarı azaldığında karaciğerdeki glikojen glikoza dönüştürülerek kana verilir. Kas hücreleri depoladıkları glikojenleri kendi faaliyetleri için kullanırlar. Glikojen deposu canlıya uzun süre yetecek kadar değildir. Örneğin insanlarda glikojen bankası yiyecekle beslenmediği taktirde bir günde tükenir.

***UYARI*** Bakteri ve mantarlar da glikozun fazlasını glikojen olarak depolar.

        *Selüloz:
         Bitkilerin hücre duvarlarında bulunan yapı maddesidir. Suda çözünmez.(çözünseydi bitkiler yağmurda erirdi). Glikozları birbirine bağlayan glikozit bağları farklı olduğundan birçok hayvan selülozu sindiremez. Bu yüzden besinlerle alınan selüloz sindirilmeden vücuttan atılır.

        *Kitin:
        Böcek ve örümcek gibi eklem bacaklıların dış iskeletinde bulunan azotlu bir polisakkarittir. Ayrıca mantarların hücre duvarlarında bulunur. Saf kitin deri gibi yumuşak olmakla birlikte, yapısına kalsiyum karbonat tuzunun katılması ile sertleşir.

İNORGANİK BİLEŞİKLER



    Canlıların yapısında bulunan bileşikler inorganik ve organik olmak üzere ikiye ayrılır. Canlı hücreler doğadan aldıkları bu maddeleri doğrudan kullanabildiği gibi bu maddelerin yapısını değiştirerek kendine özgü bir forma da dönüştürebilir.
        İnorganik bileşikler  karbon(C), oksijen(O) ve hidrojeni(H) aynı anda bir arada bulundurmayan bileşiklerdir. Canlılar inorganik maddeleri vücudlarında üretemedikleri için doğadan hazır olarak alırlar. Küçük yapılı olduklarından sindirime uğramadan hücre zarından geçebilirler. Enerji vermezler. Hücrelerin yapısına katılabildiği gibi metabolik faaliyetlerin düzenllenmesi ve yıpranan dokuların onarılması gibi olaylarda da görev alır.

1-)SU:

      Canlıların temel maddelerinden olan su, hücrelerimizin büyük bir kısmını oluşturur. Miktarı canlıdan canlıya değişebileceği gibi aynı canlının farklı dokularında bile farklılık gösterebilir. İnsanlarda kan plazmasının %90'ı sudan oluşurken, kemik dokularında bu oran %20'lere kadar düşebilir.
      Su iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Nötr bir molekül olan suyun (+) yüklü hidrojen ile (-) yüklü oksijen atomları arasında bir çekim kuvveti oluşur.

           Suyun bazı özellikleri ve canlılar için önemi


                  Kohezyon kuvveti ve yüzey gerilimi:
        Su molekülleri hidrojen bağları ile birbirine bağlanarak bir arada kalırlır. Bu durum kohezyon olarak adlandırılır. Suyun farklı bir moleküle tutunmasına ise adhezyon denir. Suyun bitkilerin odun borularının duvarlarına tutunması bir adhezyon örneğidir. Bitkiler suyun bu iki özelliğini kullanarak topraktan aldığı suyu yerçekimine zıt yönde taşıyarak yapraklarına ulaştırır.
        Suyun yüzeyindeki hücreleri arasında oluşan kuvvete yüzey gerilimi denir. Bazı böcekler bu özelliğini kullanarak su üzerinde yürüyebilir
            Öz ısısının yüksek olması:
      Su sıcak havadaki ısıyı soğurur ve kendi içinde depolanmış ısıyı daha soğuk olan havaya verir. Bu özelliği sayesinde su, hava sıcaklıklarını kararlı hale getirir ve ısı bankası olarak görev yapar. İnsan vücudunun sıcaklığının belirli sınırlar içinde sabit kalmasında suyun bu özelliği önemli görev yapar.
           Buharlaşması:
       Suyun sıvı halden gaz haline geçmesi buharlaşma olarak adlandırılır. Suyun buharlaşabilmesi için belirli miktarda ısıyı soğurması gerekir. Bu nedenle terleme vücuttan su ile beraber bir miktar ısıyı da uzaklaştırır. Böylece vücut ısısının yükselmesi engellenmiş olur.
           Çözücü özelliği:
        Su birçok reaksiyonda çözücü olarak görev yapar. Bu özelliğinden dolayı su kanda madde taşınımı, metabolik atıkların seyreltilmesi ve atılımı ve besinlerin sindirimi gibi birçok olaya yardımcı olur.
            Donma özelliği:
       Soğuk havalarda göl gibi su kütlelerinin yüzeyleri donar. Buzun yoğunluğu suya göre az olduğundan buz dibe batmaz ve suyun yüzeyinde kalır. Yüzen buz kütleleri alttaki suyu yalıtarak onun donmasını önler. Böylece donan su yüzeyinin altında canlıların yaşaması mümkün olur.

2-)ASİTLER:

         Bir çözeltinin hidrojen iyonu derişimini arttıran bileşikler asit olarak adlandırılır. Asitler mavi turnusol kağıdını kırmızıya çevirir. Laktik asit organik, hidroklorik asit inorganik asitlere örnektir.
      Saf suya dökülen hidroklorik asit hidrojen(H+) ve klor(Cl-) iyonlarına ayrışarak hidrojen iyonu derişimini arttırarak çözeltiyi asidik hale getirir.

3-)BAZLAR:

         Suda çözündüğünde hidroksil iyonu(OH-) veren maddelere baz denir. Bazlar kırmızı turnusol kağıdını maviye çevirir. Metilamin organik bazlara sodyum hidroksit(NaOH) ise inorganik bazlara örnektir.
       Saf suya dökülen sodyum hidroksit Na+ ve OH- iyonlarına ayrışır. OH- iyonunun derişiminin artması çözeltiyi bazik hale getirir.

             pH Cetveli:
       Bir çözeltinin asitlik ve baziklik derecesini ölçmek için, hidrojen(H+) iyonunun derişiminin bir ölçümü olan pH cetvelinden yararlanılır. pH cetveli 0-14 arasındadır. pH'ın 7 olması çözeltinin nötr olduğunu ifade eder. pH 7'den 0'a gidildikçe asitlik artar. pH 7'den 14'e gidildikçe ise baziklik artar.
       Vücudumuzda hücre içi ve dışı sıvılarının pH'ının belirli sınırlar içinde kalması çok önemlidir. Çünkü biyolojik moleküller (enzim gibi), pH değişimlerinden çok çabuk etkilenir. Bu nedenle vücudumuzda pH'ın sabit kalmasını dengeleyen mekanizmalar geliştirilmiştir.
            Tampon çözeltiler:
       Asit karşısında baz, baz karşısında asit gibi davranarak sulu çözeltilerin pH değerinin değişmesini önleyen çözeltilere tampon çözelti denir.
       Kanımızın pH'ı 7,4 civarındadır. Kan pH'ı 7 ye düşen ya da 7,8'e yükselen bir insan birkaç dk dan fazla yaşayamaz. Kanda bulunan karbonik asit gibi tamponlar, pH'daki dalgalanmaları önler.
          Kandaki asitlik azalırsa karbonik asit hidrojen ve bikarbonat iyonlarına ayrışır. Artan H+ iyonları kandaki  asitliği artırarak normale dönmesini sağlar.

4-)TUZLAR:

Asitlerle bazlar birleşerek tuzları oluşturur. Asitler bazlar ile karıştırıldığında asidin H+ iyonu ile bazın OH- iyonu birleşip su açığa çıkar. Asit ve bazların yapısındaki diğer iyonların birleşmesiyle de tuzlar oluşur.
      HCL   +      NaOH => NaCl    +    H2O

       Hücrelerde ve hücreler arası sıvılarda çeşitli mineral tuzları bulunur. Tuzlar sıvı ortamda anyon ve katyonlarına ayrılır. Klor  ve bikarbonat anyonlara, sodyum ve kalsiyum katyonlara örnek verilebilir.

5-)MİNERALLER:

      Organizmaların yapısında az bulunmasına rağmencanlılığın sürdürülmesi için gerekli olan maddelerdir. Hücrenin yapısına katılabildiği gibi düzenleyici olarak da görev yapabilirler. Canlı vücudunda sentezlenemedikleri için tüm canlılar mineral ihtiyacını doğadan karşılar. Bazı minerallerin vücudumuzdaki işlevi ve minaral eksikliğinde görülen hastalıklar aşağıda gösterilmiştir.





Bu konuda burada bitti. Yardımcı olduğumu düşünenler sağ üst menüde g+1 butonu var ona tıklayıp bize destek olabilirler.(tıklamak için gmail hesabınızın olması gerekmektedir olmayanların canı sağolsun)